BURADABUL SORGULAMA SİTESİ ONLİNE SORGULAMA SERVİSLERİ   

ONLİNE SORGULAMA SERVİSLERİ KİMLİK SORGULA SSK BAĞ KUR EMEKLİ SANDIĞI VERGİ BORCU TRAFİK CEZASI BORÇ SORGULAMA İŞ İLANLARI ARAMA TİCARET SİCİL TELEFON REHBERİ POSTA KARGO ECZANE HASTANE RANDEVU ULAŞIM SORGULAMA UÇAK HAREKET MAHKEME DOSYA SORGULA E-KARNE - E-OKUL - YGS - LYS - DGS -,AÖF, MTSAS, DPY, KPSS SINAV SONUÇLARI E-DEVLET ASKERLİK SORGULA AKRABA BUL

Ana Sayfa * İcra Hukuku * İcra İhaleleri * İcra Dilekçeleri * Adli Dilekçeler * İcra Haberleri  * İcra Memurları Bilgi Havuzu * Avukat Haberleri * Sorgula bul * Güncel Haberler


İcra İhaleleri
İcra Konuları
 
İcra Dilekçeleri

Adli Dilekçeler
İcra Haberleri

  Buradasınız        İcra / İcra Hukuku / Borçlunun malvarlığını dağıtmasına engellemek için tasarrufun iptali davası açılması
  
       Yazının Bulunduğu Kategori :  İcra Hukuku

 Borçlunun malvarlığını dağıtmasına engellemek için tasarrufun iptali davası açılması

 YAPTIĞINIZ ALINTILARA www.icrada.net ADINI BELİRTMENİZ RİCA OLUNUR

 

Tasarrufun iptali davası, uygulamada yakın zamana kadar çok az bilinen, çok az açılan bir dava türüdür. Borçlunun alacaklısına olan borcunu ödememek için mal varlığını eksiltici tasarruflarda bulunması, mallarını eşine, çocuklarına, akrabasına, tanıdıklarına, iş arkadaşlarına satması, muvazaalı şekilde elden çıkarması ya da bu malları üzerine alacaklıları tarafından haciz konulmadan önce ipotek kurarak, onların haciz koydurup bunları satmalarını engellemesi şeklindeki işlemlere karşı alacaklıların başvuru yolları nelerdir, bu durumda ne yapılabilir?

İşte bu durumda alacaklıların yapacağı şey, tasarrufun iptali davası dediğimiz kanunumuzun 277 ila 284. maddelerinde düzenlenen davayı açmaktır. Bu maddelerden 277. madde davayı kim açabilir, davacı sıfatı kime aittir, hangi koşullarda kim davayı açabilir konusu düzenlenmiş. 278, 279, 280’de ise iptale tabi tasarruflar nelerdir, hangi tasarruflar hakkında iptal davası açılabilir, bunlar düzenlenmiştir. 281’de davalı sıfatı, 282 ve devamında da yargılama usulü düzenlenmiş. 283’te de iptal davasının sonuçları yer almaktadır. Nihayet 284’te de hak düşürücü süre düzenlenmiştir.

 Şimdi evvela şunu belirtelim ki aslında yakın zamana kadar dediğimiz gibi iptal davası az bilinen, az cesaret edilen bir dava türü idi. Alacaklılar, “ben borçlunun muvazaalı olarak mallarını başkasına kaçırdığını nereden bileceğim, nasıl ispat edeceğim” diye endişe içerisinde kalıp bu davayı açmamayı tercih ediyorlardı. Hâlbuki biraz sonra daha ayrıntılı anlattığımızda göreceğiniz gibi,bu davalar kadar başka hiçbir davada,belirli koşullara riayet edildiği takdirde davanın kazanılma şansı %99 gibi yüksek bir oranla kazanma şansı yoktur.Davacı yeter ki bu birkaç koşula riayet etsin. Çünkü bu dava teknik bir yapıya sahip, mahkemenin boşanma davalarında olduğu gibi geçimsizlik var mı yok mu gibi takdir hakkının fazla olduğu bir dava türü değil.Bu davalarda da muvazaa konusunda takdir hakkı var, ama kanun öyle kıstaslar öngörmüş ki, ister istemez mahkeme burada bu koşulların varlığı halinde muvazaanın varlığını, mal kaçırma kastının varlığını kabul etmek zorunda. Kabul etmezse zaten Yargıtay bozup gönderiyor, bak şu, şu var, şunu da incele diye adeta hâkimi tasarrufu iptal etmeye zorlayıcı nitelikte bozma kararları veriyor.

 Şimdi birinci mesele tasarrufun iptali davasında ilk sorulacak olan soru, dava açmak konumunda olan alacaklının, alacaklı vekilinin soracağı ilk soru, müvekkilinin alacağının, ya da takip konusu alacağın doğum tarihi ile borçlunun yapmış olduğu bu mal kaçırma tasarrufunun yapılış tarihi hangi tarihlerdir ve mal kaçırma tasarrufu borcun doğumundan önce mi sonra mı yapılmıştır. Yargıtay’ımıza göre ve doktrin de hâkim olan görüşe göre borçlu eğer borçlandıktan sonra bu tasarruflarda bulunmuşsa, yani mal kaçırma tasarrufu borçlunun borçlanmasından sonra, borçlu sıfatını kazanmasından sonra olmuşsa bu tasarrufun iptali mümkündür. Birinci ön koşul bu. Demek ki tasarruf borcun doğumundan sonra yapılmış olmalıdır. Bu ön şart, birinci ön şart... Borçlu birisine borçlanmış, o borcunu ödememek için mal varlığını azaltıcı nitelikte işlemlerde bulunuyor. Sahip olduğu yazlığı, kışlığı, dairesini, arsasını, otomobilini, evindeki eşyaları başkasına satıyor. Ya da bunlar üzerinde ipotek koyuyor veya birine senet veriyor onlar üzerine haciz koyduruyor. Birinci şart, borçlandıktan sonra borçlunun bu işlemlerde bulunmuş olması şartı. Şimdi bu dediğimiz gibi Yargıtay’ımızın yakın zamana kadar, bugün de devam eden görüşü ve doktrinde egemen olan görüş bu. Fakat acaba bir parantez açalım, şimdi kural bu, bugün bu geçerli, bunu birazcık doğru mu değil mi eleştirelim. Bu görüş acaba doğru mu?. Bu görüşün kaynağını kanunumuzun hazırlık çalışmaları sırasında, meclisteki hazırlık çalışmaları sırasında milletvekilleri bu konuyu tartışmışlar, demişler ki borçlu bir kere borçlansın ki ondan sonra bir takım tasarruflardan bulunmuşsa alacaklı bunların iptalini istesin. Henüz borçlu, borçlu sıfatını taşımıyorken, borçlanmamışken bir takım işlemlerde bulunup mallarını kaçırmışsa, daha sonra birisine borçlandığı zaman alacaklı bu borçlunun borçlanmadan önceki tasarrufları için iptal davası açamasın arkadaşlar demişler, tartışmışlar. Bu gerekçeler meclis komisyonlarında hazırlık çalışmalara, zabıtlara girmiş, bu gerekçelerle bu madde kabul edildiği için Yargıtay’ımız kararlarında diyor ki kanunun hazırlık çalışmaları bunu gösteriyor, bu nedenle bir kimse borçlandıktan sonra bir takım mal kaçırıcı tasarruflarda bulunursa bunlar için iptal davası açılsın görüşü doktrinde de dediğim gibi egemen görüş bu. Acaba bu görüş doğru mu? Şimdi bizim hayat deneyimlerimizden edindiğimiz tecrübelere göre biz bu görüşün çok tutarlı olmadığını bir iki arkadaşımızla beraber savunuyoruz. Gerçekten uygulamada kötü niyetli borçlular bir kişiyi ya da çok defa bir kredi kurumunu, bankayı adeta dolandırmak için önce mal varlığını boşaltmakta, elinden bütün malları çıkartmakta, arabasını dairesini satmakta. Ondan sonra gidip bir bankadan kredi istemekte, ya da birisinden alışveriş yapıp bir araba almakta, bir ev almakta, ona borçlanmakta sonra günü geldiği zaman, tabii aldıklarını da daha sonra çıkartmak kaydıyla borcunu ödememekte. Alacaklı takip yapıp borçlusunun borcunu ödemeyeceğini saptadıktan sonra ya bunun nesi vardı, nesi yoktu diye bakıp, borçlanma tarihinden önce yazlığını sattığını, arabasını sattığını, dairesini, arsasını elden çıkardığını tespit etse dahi iptal davası bugün için açması mümkün değildir. İşte bu bizi rahatsız etmiştir, bu yüzden İsviçre’de de borç ne zaman doğmuş olursa olsun borçlunun kötü niyetle mal varlığını elden çıkardığı sabit olursa alacaklının iptal davasının dinlenmesi gerektiği görüşü savunulmaktadır. Hiçbir şekilde, bizdeki görüşün aksine, orada bir görüş dahi ileri sürülmemektedir. Efendim burada denilebiliyor ki özellikle bankalar bakımından, banka kredi açarken gözünü açsın, basiretli bir tacir gibi davransın, kredi açtığı kişinin mal varlığı var mı yok mu araştırsın, yeterli araştırma yapmazsa bunun sonucuna katlansın, iptal davası açamasın deniliyor. Fakat dediğimiz gibi sadece bankalar için söz konusu değildir, sıradan vatandaşlar da birisine arabasını satabilir, evini satabilir, ileride günü geldiği zaman senedin, ödenmezse alacağı onun için iptal davası açamayacaktır. Eğer o kişi kendisinin arabasını, evini satın almasından önce mal varlığını elden çıkarmışsa. Nitekim 17. Hukuk Dairesi yavaş, yavaş 15’ten kalan -15 Hukuk Dairesi bakıyordu yıllardır iptal davalarına- rahatsızlık duymaya başladı. Yaptığımız bir iki görüşmede “iptal edeceğiz tasarrufu, dört dörtlük dosya içeriğine göre içimizde iptal arzusu canlandı, fakat bakıyoruz işlem önce yapılmış, yapamıyoruz, edemiyoruz, iptal edemiyoruz, bunun nasıl aşacağız” diye bir takım toplantılardaki görüşmelerden bu izlenimi edindim. Yani belki bu daire bu içtihattan dönebilecektir. Bizce de umarız döner. Yani böyle bir sıkıntı var ama şu andaki uygulama birinci şartın borcun doğumundan sonra yapılan tasarrufların iptal edilebileceği şeklinde. Bunu bilelim, parantezi de kapatalım.

Şimdi borcun doğum tarihi ne demek oluyor? Bir bono, çek olabilir, bu takdirde kural olarak bunun tanzim tarihidir, vadesi değil. Tabii çekte bir tane var, malum, tarih, keşide tarihi. İleri tarihli bir çek de düzenleniyor, biliyorsunuz. Bu bakımdan kural olarak senedin tanzim tarihi borcun doğum tarihidir, ama pekâlâ alacaklı senedin tanzim tarihinden önce alacağının doğduğunu iddia ve ispat ederse o zaman sendin tarihi değil gerçek alışveriş tarihine, gerçek ilişkiye bakacağız. Arabaya, mesela ben arabamı size bugün satmış olabilirim. Arabayı aldınız bana senet verecektiniz, bir daha gelişte veririz falan dediniz. Haziran ayının ortasında arabamı aldığınız halde ödemediniz. Temmuz, Ağustos, Eylül gitmiyorum kapınızın önünden. Tamam dediniz, senden kurtuluş yok, al sana senet ve 10 Eylül’e tanzim tarihini attınız, 10 Ekim’de ödemek üzere vade tarihini. Şimdi burada borcun doğum tarihi şeklen 10 Eylül, ama bunun arkasında perdeyi açtığımız zaman alışveriş ne zaman olmuş? Haziran 18, 19’unda olmuş. Şu halde borcun doğum tarihi senedin tarihi değildir, ilişkinin, gerçek temel ilişki ne zaman olmuşsa, tarih odur.Kredi sözleşmelerinde kredi sözleşmesinin yapıldığı tarihtir, borcun doğum tarihi. Yoksa paranın fiilen bankadan çekildiği, kredinin çekildiği tarih değildir hatırınızda olsun. Bugün bankaya gidiyor müvekkiliniz, A bankasından kredi sözleşmesi imzalıyor, ihtiyacı olan 150 milyar liralık kredi açılacağına sözleşme yapıyor. Ama ihtiyacınız yok şu anda yaz geçiyor, 1 Ekim’de gidiyor, hadi bakalım bana 150 milyar verecektiniz, verin, 50 milyarını alıyor, 50 milyarını Aralık ayında alıyor. Bu şekilde 100 milyar kredi kullandı. Bir sorun oldu, mallarını bir şekilde elden çıkardı, borcunu ödeyemedi, banka iptal davası açacak. Borcun doğum tarihi paranın çekildiği Ekim, Kasım değil, sözleşmenin yapıldığı tarih, hatta bir iki kararda sözleşme yapılmadan önce bankanın yetkili kurullarından verilen kararın, kredi açma, kredi kullandırma kararının verildiği tarihe kadar Yargıtay borcun doğum tarihini götürmektedir. Demek ki borcun doğum tarihiyle ilgili kabaca bunlar söylenebilir.

 

Evet birinci ön şart borcun doğum tarihi, yapılan işlemin yapıldığı tarihten önce olacak ki iptal davası açılsın. Bu şartlar altında her borçlunun yaptığı tasarrufun iptalini isteyebilir miyiz? İkinci bir süre karşımıza çıkıyor şimdi burada. O sürede kanunda iptale tabi tasarruflar sözümüzün başında da belirtmiştik, üç maddede, 278, 279, 280’de düzenlenmiş. Orada şu, şu tasarrufların iptali mümkündür diye bir ibare var. Yalnız onların başında diyor ki borçlu aşağıdaki tasarrufları hacizden, acizden veya iflasın açılması tarihinden itibaren geriye doğru 278’de iki yıl, 279’da bir yıl içerisinde yapmışsa bu tasarruf iptal edilebilir. 280’de biraz daha farklı bir durum var, ona değineceğiz. 278 ve 279’da demek ki borçlunun yapmış olduğu tasarrufların iptal edilebilmesi için belirli bir zaman dilimi içerisinde yapılmış olması lazım. Evvela,birinci koşul olarak, borç önce doğacak, tasarruf sonra yapılacak. İkinci koşul şimdi, kanun diyor ki hacizden, acizden, iflastan geriye doğru iki yıl ya da 279’da bir yıl içinde bu mal kaçırma işlemi yapılmışsa iptale tabidir. Şimdi burada kanunumuzda bizim üç kavram var; haciz, aciz, iflas. Hâlbuki İsviçre’de hacizden veya iflasın açılmasından önceki şu tarihler diyor. Yani orada aciz tabiri yok. Bizdeki aciz tabiri İsviçre’ye uymuyor. Öyle tercüme edilmiş ve uygulamada ciddi sıkıntı yaratıyor. Evvela kolay olandan ele alalım, haciz tarihinden geriye doğru iki yıl içerisinde ya da bir yıl içinde yapılmış olacak. Alacaklı borçlusu hakkında ihtiyati haciz kararı aldı, ya da ihtiyati haciz kararı almadan takip yaptı takip kesinleşti. Bu arada takibe itiraz etti, itirazın kaldırılması, geçici kaldırılması, kesin kaldırılması ya da iptali davaları açıldı. Sonunda itiraz ortadan kaldırıldı, takip kesinleşti, hacze gittik. İşte icra memurunun alacaklı, vekili veya yalnız borçlunun ev adresinde, iş yeri adresinde hacze gidip düzenlediği tutanak tarihi buradaki haciz tarihine başlangıç oluyor. Veya bankalara yazdık, tapulara yazdık bu tarihten itibaren geriye doğru iki yıllık, bir yıllık süre içinde borçlunun biraz sonra belirteceğimiz tasarrufları yapmışsa iptale tabi. Birinci tarih; haciz tarihi… İhtiyati haciz olmuşsa yine ihtiyati haczin uygulandığı tarih ama onun için kesinleşmeyi arayacağız. Kesinleştiği takdirde bilahare ihtiyati haczin ilk uygulandığı tarihten geriye doğru gideceğiz. İkinci tarih iflasın açılma tarihi o da kolay. Ticaret mahkemesi borçlu hakkında iflas yoluyla takip yapıldı, ya da doğrudan doğruya iflas hallerinde borç ödenmedi, gereği düşünüldü, 18 Haziran 2008 saat 12’de iflasın açılmasına karar verildi dedi. İşte bu tarih iflasın açılma tarihidir, geriye doğru iki yıllık, bir yıllık süre söz konusu olacak. Yalnız burada bir parantez açalım, kanun haciz ile iflası eş değerde kabul ederek geriye doğru işleyecek sürelerin başlaması bakımından kabul etmiştir. Bu hatalı olmuştur. Çünkü borçlu iflasın açılmasını uzatabilir. Yani yaptığı bir takım iptale tabi tasarrufları iptal edilmekten kurtulmak için aleyhine iflas davası açılınca o davayı, birkaç vekil göndererek onlar davayı yeni aldım falan diyerek, uzatarak çeşitli bahanelerle borca itiraz etmek, bilirkişi incelemesine itiraz ederek iflas kararı verilmesini uzatabilir, geciktirebilir. O zaman iflas kararı verilince geriye doğru iki yıllık, bir yıllık süre burada bitecek ve burada yapılan tasarrufların iptali mümkün olmayacaktır. O bakımdan biz kitabımızda da belirttik onu, dedik ki “iflas halinde buradaki iki yıllık, bir yıllık süreler değil, iptal süresi üç yıla ya da beş yıla çıkarılsın ki kötü niyetli müflislerin yapmış olduğu tasarrufların iptali mümkün hale gelsin”. İkinci durum iflas halidir

Şimdi üçüncü durum; İsviçre’de olan biz de olmayan, bizde olan, kanunda yazılı olan acizden itibaren geriye doğru iki yıllı, bir yıllık süre. Şimdi bu aciz halinden ne anlaşılması gerektiği eski kitaplarda aciz vesikasının verilme tarihi olarak algılanmakta idi. Yargıtay da bir iki kararında bu şekilde söylüyordu. Hatta İzmir’de geçenlerde bir ticaret mahkemesi kararında aciz vesikasının verildiği tarih itibariyle geriye doğru iki yıllık, bir yıllık süre çoktan dolmuştur diyerek dava reddedilmiştir. Yargıtay tasdik etmiştir, tashihi karar aşamasında Yargıtay adeta uyanmış, demiştir ki burada aciz halinden maksat aciz vesikasının düzenlenme tarihi değil yine borçlunun evine, iş yerine hacze gidildiği tarihtir. Çünkü haciz tutanağıyla aciz durumu ortaya çıkmaktadır.

Bu nedenle buradaki “aciz tabiri” lütfen sizi aciz vesikasının düzenlenme tarihi gibi bir kabule yöneltmesin. Nitekim Yargıtay tashihi karar talebi üzerine aciz tarihinden maksat eşittir yine haciz tarihi demiştir. Buna lütfen dikkat edin. Yoksa yanlış anlamalara sebebiyet verebilir. Çünkü aciz vesikasının düzenlendiği tarihi dikkate alırsak pek çok tasarruf iptal edilebilir olmaktan çıkar. Çünkü aciz vesikası ne zaman düzenlenecek? Hacze gittik, birtakım mallar bulduk, o mallara kıymet taktir edeceğiz, kıymet taktirine itirazlar zaman alacak, kesinleşecek, satışa çıkaracağız, satılacak, ihale kesinleşecek, alacaklı alacağının bir kısmını alacak, alamadığı kısmı için icra memurundan “bana aciz vesikası ver” diyecek. Aciz vesikasını düzenlendiği tarih, buralarda hacze gittik, ta buralarda düzenlenecek. O zaman da geriye doğru iptale tabi hiçbir tasarruf zaten kalmayacak.O bakımdan aciz vesikasının düzenlendiği tarihi esas alırsak iptal edilebilir tasarruf adeta buharlaşmış olacağından, hiç o dikkate alınmayacak. O bakımdan lütfen bizi buradaki kanunumuzdaki tabiri, İsviçre’de olduğu gibi iki şekilde varsayacaksınız; haciz tarihi, iflas tarihi. Bu tarihlerden hangisi uygunsa, ona göre, hangisi gerçekleşmişse olayda geriye doğru sürelere bakacağız.

           

280. Madde biraz daha farklı kıstasları öngörüyor. Orada işlemin yapıldığı tarihten itibaren beş yıl diyor. İşlemin gerçekleştiği tarihten itibaren beş yıl içinde borçlu aleyhinde haciz ya da iflas yoluyla takip yapılmışsa iptal davası açılabilecek. Oradaki kıstas biraz daha farklıdır. Geriye doğru değil kanun koyucu ileriye doğru demiş. Ne zaman borçlu tasarrufta bulundu, burada beş yıl içerisinde haciz ya da iflas yoluyla takip yapmış olacak ki alacaklı iptal davası açabilsin.

 

Tasarrufun iptali davalarında bu iki özellik borcun doğum tarihi, tasarrufun iki yıllık, beş yıllık, bir yıllık süreler içerisinde yapılmış olması halinde ve son şart iptal davası en geç tasarrufun yapıldığı tarihten itibaren beş yıl içerisinde açılabilir. Bu süre de hak düşürücü süredir. İşte bu sürelere riayet ettiğiniz zaman, 278, 279, 280’e göre, tasarrufların pek çoğunun bu şekilde iptal edilebilir durumda olduğunu göreceksiniz. Şimdi bir de burada şu önemli; dava açarken avukat olarak biz 278’e göre iptal istiyoruz, ya da 279’a göre, 280’e göre iptal istiyoruz diye kendinizi bağlayıcı nitelikte beyanda bulunmamalıyız. Çünkü Yargıtay’ımız, haklı olarak, “tasarrufun iptali davalarında iptale tabi tasarrufları hâkim takdir eder,HUMK 76 uyarınca” diyor. Davacının dava dilekçesindeki nitelendirmesiyle hakim bağlı değildir, o 278’e göre iptal istese bile, hakim pekâlâ, 280’e göre iptal kararı verebilir diyor. Eğer o zaten atlarsa Yargıtay kararı bozuyor. “Ey hâkim 278’e göre değerlendirmişsin, lütfen 280’e göre de değerlendirme yap” diyor. O bakımdan siz de hâkime bir bakıma yardımcı olmak bakımından dava dilekçenizde, “278’e göre tasarrufun iptalini istiyorum”, değil, “277 ve devamına göre tasarrufun iptali istiyoruz” deyin ki hâkimin bir bakıma işini kolaylaştırın. Zaten konuya hâkim olan arkadaşlarımız sizin bu nitelendirmenizle kendisini bağlı hissetmez. Her ne kadar davacı 278’e göre tasarrufun iptalini istemişse de oradaki şartlar gerçekleşmemiş olmasına rağmen 280’deki şu, şu koşullar gerçekleştiğinden tasarrufun iptaline karar verilmiştir diyebilir. Bu bakımdan, demek ki dava dilekçemizde hangi maddeye dayandığımızı belirtmek zorunda olmamamıza rağmen hakim için aynı serbestlik yok. Serbestlik bulunmadığından, o, kararında hangi maddeye göre tasarrufu iptal ettiğini belirtmek durumundadır. Bu yüzden hem 278 hem 279’u hem 280’i irdeleyecektir, uygun olanına göre karar verecektir.

 

Burada bir de şu konuya değinip başka konulara geçeceğim, sizi daha fazla iptalle ilgili konularla sıkmamak için son vereceğim. Şimdi tasarrufun iptali davası açabilmek için 278. maddemiz temel bir ön şart öngörüyor. Diyor ki, alacaklı elinde aciz vesikası varsa iptal davası açabilir. Şimdi biz iptal davasını hep adeta bir can simidine benzetiriz. İptal davası alacaklı için son çaredir. Borcu için, borçlunun evine, iş yerine gitmiş, bankalara yazmış, tapuya yazmış, mal varlığı yok. Ama müvekkilinden aldığı duyumla, bunun bir evi vardı, bir yazlığı vardı, bir arabası vardı, ne yaptı, ne etti, beraber bir araştırma yapılır da, onun hakikatten şu anda dediğimiz gibi borcun doğumundan sonra elden çıkarıldığı anlaşılırsa iptal davası açılabilir. Ama bunun için 277’e baktığımız zaman mutlaka elinde kesin ya da geçici aciz vesikası bulunan alacaklı bu davayı açar dediğine göre alacaklı 277 ve devamına göre bu davayı açabilmesi için önce borçlu hakkında takip yapacak, bu takibi kesinleşecek, itiraz etmişse dediğimiz gibi itirazın kaldırılması yolları denenecek, itiraz kaldırılacak, alacaklıya haciz isteme hakkı gelmiş olacak, alacaklı haciz isteyecek, borçlunun evine, iş yerine hacze gidilecek, tutanak düzenlenecek, borçlunun adresine gelindi, şu mallar bulundu, başkaca hacze kabil malına rastlanmadı, ondan sonra gelinecek daireye, tapuya, bankalara, o çevredeki bankalara müzekkere yazılacak, oradan cevap alınacak ve yeterli mal bulunamadığı bu şekilde anlaşıldıktan sonra alacaklı vekili olarak işte o kaçırılan mal hakkında iptal davası açılacak. Demek ki aciz vesikası temel şarttır. Nitekim Yargıtay’ın 15. ve şimdi 17. hukuk daireleri, iptal davalarında aciz vesikası ibraz edilmemişse davanın dinlenmeyeceği görüşünde. Yalnız burada bir esneklik tanınıyor usul ekonomisi bakımından. Davacı dava dilekçesinde bu aciz vesikasını eklememiş dahi olsa dava devam ederken de hatta Yargıtay’ın temyiz, tashihi karar safhasında dahi o aciz vesikasını alıp dosyaya koydurabilir, böylece eksikliği giderebilir. Ama mutlaka er veya geç aciz vesikasının dosyaya ibraz edilmesi lazım. Bu aciz vesikası hususunda şöyle bir takım sorunlar karşımıza çıkıyor. Aciz vesikası ya kesin aciz vesikası olur, ya geçici aciz vesikası. Kesin aciz vesikası, demin de söylemiştik, borçlunun bulunan malları satılacak, alacaklı alacağını alacak, kalan kısım için icra memuru oturacak kesin aciz vesikası diye İcra İflas Kanunu’nda özel form var, bu formu dolduracak, şu kadar takip konusu alacak, şu kadar malların satışından elde edilen miktar, şu kadar açıkta kalan miktar diye açıkta kalan miktar için aciz vesikası, kesin aciz vesikası başlıklı belgeyi doldurup, mühürleyip verecek alacaklının eline. Alacaklı da buna dayanarak iptal davası açacak veya dava sırasında bunu mahkemeye sunacak. Geçici aciz vesikası; borçlunun evine, iş yerine hacze gidildi, bankalara, tapulara yazı yazıldı, oradan “mal yoktur, para yoktur” diye cevap geldi, bu dosyaların tüm içeriği, haciz tutanağının içeriğinden eğer borçlunun yeterli mallarının bulunmadığı, borcu karşılamaya yeter mallarının bulunmadığı anlaşılınca, bu aciz vesikası hükmünde. Alacaklı, biz buna geçici aciz vesikası diyoruz, buna dayanarak da alacaklı iptal davası açabilir. Şimdi Yargıtay’ımız kararlarında bu geçici aciz vesikasıyla ilgili bir takım problemler yaratmaktadır. Diyor ki haciz tutanağında, icra memurunun düzenlediği haciz tutanağında borçlunun başkaca hacze kabil malına rastlanmadığı belirtilmediğinden, bu haciz tutanağı geçici aciz vesikası sayılmaz. Şimdi sıkıntı başladı. Bu yüzden icra memurlarıyla hacze gittiğimizde icra memurunun gözünün içine bakıyoruz, işte şurada ne bulduk, buzdolabı, çamaşır makinesi.İlle diyoruz şunu da yaz, borçlunun başkaca haczi kabil malına rastlanmadı diye. Bunu çok defa yazan da var, yazmayan da var. Memur haklı olarak, “kardeşim biz borçlunun evine geldik, adamın belki bankada parası var, ben nereden bileyim başka haczi kabil malı olup olmadığını” diyor, yazmıyor. Doğru, mantıklı tabi. Bazıları özel ilişkiye girerek yazdırıyor.O yazılınca oraya, Yargıtay tamam diyor bu aciz vesikasıdır, çünkü haciz tutanağında başkaca haczi kabil malına rastlanmadığı anlaşılmıştır. Bu yanlış, hep tenkit ediliyor ama Yargıtay’ımız maalesef bunu istiyor. İşte icra memuru arkadaşımız bunu yazmasa, eğer bankadan, tapudan da yeterli cevap gelmezse açılan davayı yürütmek mümkün olmuyor. Borçlu aciz halinde mi değil mi, belgelerden bu anlaşılamazsa dava reddediliyor. Bu nedenle bazı icra memuru arkadaşlarımız, bize iyilik olsun diye dur diyorlar, sen merak etme, biz aciz vesikası veririz. Geliyor daireye, borçlunun evinde işte buzdolabı, çamaşır makinesi buldu, toplam kıymeti 3 milyar, bizim alacak 100 milyar, 200 milyar, oturuyor, bu haciz sonucunda aciz vesikasıdır diye bir belge düzenliyor, kesin aciz vesikasındaki, formdaki bilgileri oturuyor, buraya taşıyor, oradaki boşluğu ona göre dolduruyor, bunu veriyor. Ve bu belge, icra memurunun düzenlediği bu belge yok hükmündedir, sakın buna dayanarak iptal davası açmayın. İcra memuru arkadaşlarımız da böyle belge vermekten vazgeçsinler. Çünkü kanunda bir halde aciz vesikası düzenleme yetkisi var o da mallar satıldıktan sonra kesin aciz vesikasını düzenleyebilir. Geçici aciz vesikasını düzenleme yetkisi yok. Geçici aciz vesikasını hâkim takdir edecektir, haciz tutanağının içeriğinden, dosyadaki bankaya, tapuya yazılan cevapların sonuçlarından o takdir edecektir. Öncelikle bunu bilmemizde fayda var. Bu bakımdan siz, siz olun kesin aciz vesikası alarak, üç kuruş daha masraf ettirin müvekkilinizi, bulduğunuz o üç kalem malı sattırın, kesin aciz vesikası alın, cebinize koyun, ona göre iptal davası açın. Bunun bir de şu avantajı var, şimdi tasarrufun iptali davasını açılması, alacak hakkında tasarrufun iptali davası açılması alacağını bağlı olduğu zaman aşımını kesmiyor. Zamanaşımını ya da durdurmuyor. Bu nedenle özellikle çeke dayalı takiplerde bu çok büyük sıkıntı yaratıyor.Çeke dayalı takiplerde 6 aylık süre var biliyorsunuz, zamanaşımı süresi, laf aramızda, biz o süreyi komisyonda çalışırken uzatalım dedik. Çünkü çoğu arkadaşımız çeke dayalı takip yapıyor, onun 6 aylık süreye tabi olduğunu ya bilmiyorum, ya biliyor ben nasılsa takip yaptım artık 6 aylık süre söz konusu olmaz, 10 yıla çıktı süre diyor, 6 ay dosyayı takipsiz bırakıyor, hacze gidiyor, geliyor bir şey yok, ne yapayım ben diyor, bekliyor, adamın malı mülkü olduğu zaman, müvekkil haber verdiği zaman hacze gideriz diyor. İşte bu arada 6 ay dosyada bir işlem yapmazsa o çek zamanaşımına uğruyor. Bu durumda diyelim ki hacze gidildi, gelindi, bir şey yok. İptal davası açıldı, aciz vesikasını aldık, ama kesin aciz vesikası değil, haciz tutanağına dayanarak iptal davası açtık. Eğer biz bu iptal davası açarsak, ki bir sene sürer, kesinleşmesi de üç beş ay sürer, bir yıl içerisinde, yani iptal davası devam ederken çekle ilgili dosyada herhangi bir işlem yapmazsak o çek zamanaşımına uğrar. Açmış olduğumuz dava zamanaşımını kesmediği için o davayı kazanmanın hiçbir anlamı, size hiçbir faydası olmaz. Bu bakımdan eğer kesin aciz vesikası aldıktan sonra, yani bulduğunuz iki, üç kalem malı sattırıp ondan sonra icra memurundan bana kesin aciz vesikası ver deyip, kesin aciz vesikasını alıp davayı açarsanız, bu 143. madde uyarınca kesin aciz vesikası zamanaşımını durdurur. O dava 10 sene de sürse zamanaşımı işlemez. Ama diyeceksiniz ki faiz de duruyor. Çünkü aciz vesikasına bağlı alacaklarda faiz işlemiyor, karşılığında zamanaşımı duruyor. Ama bilin ki, iptal davası açılan durumlarda kesin aciz vesikası alınmış dahi olsa zamanaşımı duruyor, fakat faiz işlemeye devam ediyor. Niçin devam ediyor? Yargıtay’ımızın deyimiyle bu dava iptal davası sonucunda borçludan değil, üçüncü kişiden alındığı için, mal üçüncü kişiye satıldı, üçüncü kişinin adına kayıtlı olan taşınmazı satıyoruz, paramızı alıyoruz, para üçüncü kişiden alındığı için faiz işlememesi kuralı borçluya karşıdır, üçüncü kişiye karşı değildir. Bu nedenle üçüncü kişi faiziyle icra dosyasında, o tarihe kadar işlemiş faiziyle o parayı ödemek zorunda, ya da icra memuru satış bedelinden parayı öderken alacaklıya, alacaklı vekiline, işlemiş faiziyle ödüyor. Bu nedenle kesin aciz vesikası almadan bu davaya açarsanız mümkün. Ama o zaman 6 ayda bir lütfen, ajandanıza yazın, bir şey isteyin, haciz isteyin tekrar,  bankaya müzekkere yazdırın, Ziraat Bankası’na, İş Bankası’na ya 89 göndertin veya haciz müzekkeresi. Mevduatı olduğunu öğrendik, mevcut mevduat üzerine haciz konmasını istiyoruz. Cevap geldi, parası yok tamam, buyurun, cevap girdi. Ama siz haciz istemekle adeta çiçeği suladınız, çiçeğin kurumasını önlediniz. Bir 6 ay daha geçti, o 6 ay dolmadan tekrar, aynı bankaya veya başkaya bir daha haciz müzekkeresi yazdırın.Onun hayatiyetini korumasını sağlayın.Onu terk ederseniz, bazen karşılıksız çek davası açıyorsunuz, bir taraftan da iptal davası, diyorsunuz karşılıksız çek davası açtık bizim yapacak bir işlemimiz kalmadı.Zamanaşımı durmaz, durur değil durmaz. Orada da aynı şekilde, karşılıksız çekten dolayı mahkûm da olsa, dava devam ediyor da olsa, çekin bağlı olduğu 6 aylık süre işlemeye devam eder, o arada haciz istemezseniz, o davayı, karşılıksız çek davasını kazansanız dahi iptal davasını kazandığını gibi hiçbir şey sağlayamazsınız, çek zamanaşımına uğramış olur. Bu bonolarda 3 yıl tabii. Eğer iptal davası üç yıldan fazla sürerse bu defa aynı şey yine başınıza gelir. Bonoya bağlı alacağınız üç yıl hiç takip edilmemişse sadece davayı takip etmek yeterli değil. Bu bakımdan lütfen kesin aciz vesikası alarak dava açarsanız faizden yoksun olmayacağınızı bilin; bir, alacağınızın zamanaşımına uğramayacağını da bilin; iki. Ama geçici aciz vesikası olursa maalesef bu riski göze alın, 6 ayda bir işlem yapmaya devam edin. Buraya kadar tasarrufun iptali davasının, ana hatlarıyla akılda kalması gereken kısımlarına ben değinmeye gayret ettim. Bir de bu konuda iptal davasını açan arkadaşlarımız mahkemenin iptal kararlarını bana bildiriyorlar, diyorlar ki, hâkim faize hükmetmedi, Yargıtay da atladı, bizim temyizimizi kabul etmedi, bizim müvekkilimizin alacağı için tekrar faiz mi isteyelim? Hayır, iptal davasını açıp kazanan alacaklı bu iptal ilamını alacak, borçlu hakkında vaktiyle yaptığı icra dosyası var, hacze gitti, bir şey bulamadı, o icra dosyasına koyacak ve icra memuru o dosyaya bu tasarrufun iptali ilamı girdikten sonra faizi, satış tarihine kadar kendisi hesaplayacak. O yüzden icra memuru alacak miktarını hesaplarken bu iptal davası devam etti, faiz kesildi demeyecektir, faizi kendisi otomatikman hesaplamak durumunda olduğu için ayrıca mahkemenin iptal kararı verirken şu kadar lira da faiz yürütülmesine falan demesine gerek yok, böyle bir endişenizin anlamı yok. O bakımdan sadece tasarrufun iptaline ilişkin ilam almış olmanız yeterli.

Şimdi dikkat ederseniz ,aciz vesikası aranması gerektiğini söyledik, 277’ye göre. Şimdi bu davalara 15 eskiden, şimdi 17 yanında bir de 4. Hukuk Dairesi bakıyor. 4. Hukuk Dairesi hangi tür iptal davalarına bakıyor? Muvazaa sebebine dayalı tasarrufun iptali davasına bakıyor. Yani davacı muvazaa nedeniyle borçlunun yapmış olduğu işlemin hükümsüz olduğunu iddia edip, Borçlar Kanunu 18 uyarınca muvazaa nedeniyle iptale karar verilmesini istemişse, bu dava mahkemece olumlu, olumsuz sonuçlandı, kabul edildi, reddedildi, Yargıtay’a gittiği zaman muvazaa haksız fiil sayılıyor. Haksız fiille ilgili kararları da Yargıtay 4. Hukuk Dairesi incelediği için muvazaaya dayalı iptal kararları 4. Hukuk’a gidiyor. 4. Hukuk’a gittiği zaman 4. Hukuk Dairesi 17’den farklı olarak bu iptal davasının dinlenebilmesi için aciz vesikası ibrazına gerek görmemekte. Bakın tamamen tersine, aynı müessese, iki Yargıtay, iki ayrı karar, iki önemli konuda, iki farklı konumda. Birisi aciz vesikası arıyor, bizim başımızı ağrıtıyor, kesin aciz vesikasında problem yok, geçici aciz vesikası olduğu zaman geçici aciz vesikası sayılır mı sayılmaz mı, şudur, budur, davalar reddedilebiliyor, ya da yukarıdan bozuluyor, ama, Borçlar Kanunu 18’e dayalı olarak muvazaa nedeniyle iptal davası açarsanız 4. Hukuk Dairesi aciz vesikası aramaksızın iptal davalarını incelemekte. Hatta 4. Hukuk Dairesi icra takibinizin kesinleşmiş olmasını dahi aramamakta. Ve sadece alacaklının borçlu hakkında alacaklı sıfatıyla bir tazminat bir alacak davası açmış olmasını yeterli görmekte. Şimdi uygulamada mesela gazetelere yansıyor bazen bir banka çalışanı, müdürü,  şefi zimmetine para geçiriyor, görüyoruz, duyuyoruz. Banka ne yapıyor? Hesap kitap yapıyor, 50 milyar, 100 milyar, 500 milyar tazminat davası açıyor o müdür, şef hakkında. O dava devam ederken, tazminat davası devam ediyor, kayıtlarımız uyarınca şu kadar lirayı zimmetine geçirdi falan kişi diyor, davalı. O dava devam ederken bu davalının bir şekilde edindiği parayı ileride kaybedersem bankaya geri vermeyeyim diye mallarını kaçırdığını da öğreniyor banka. Arabasını, yazlığını, kışlığını başkasına sattığını öğrenince tutuyor banka vekili arkadaşımız ikinci bir dava açıyor. İptal davası, o kaçırılan malların iptali için dava açıyor. İşte Yargıtay burada diyor ki bu iptal davasının dinlenebilmesi için bir; aciz vesikasına gerek yoktur diyor, tamam. Tamamen 277’ den farklı. İki; ortada bir icra takibi yok, dolayısıyla kesinleşmiş bir icra takibi yok. Ona da gerek yok diyor. Sadece bu tazminat davasının açılmış olması yeterlidir. Önceleri bu davanın açılmasını yeterli kabul ederken şimdi bu kararlar muhalefet şerhiyle çıkıyor, muhalefet şerhindeki görüşü kısmen kabul ediyor. Diyor ki açılmış olan iptal davası, açılan tazminat davasının sonucunu beklesin, hakim öyle diyor, tazminat davasının sonucunu bekle, ne kadar alacaklı çıkacaksa banka o kadar iptal et, iptale karar ver. Şimdi biraz daha makul hale geldi. Bu tip olaylar dışında bir de mesela dediğimiz gibi bütün haksız fiiller 4. Hukuk Dairesi’ne gidiyor, trafik kazalarında da bu tip davaları görüyoruz. A, B’nin arabasına çarpıyor. Orada hasar meydana getiriyor. Ya da A bu trafik kazası sonucunda B’nin annesini, babasını, kardeşlerini öldürüyor trafik kazasında. Ölenin yakınları tazminat davası açıyor. Maddi tazminat, arabanın hasarı ya da meslekten yoksun kalma tazminatı. O dava devam ederken işte kamyon sahibinin, şoförün,  araba sahibinin mallarını kaçırdığını öğreniyor. Tazminat davası, bir mahkeme devam ederken bu kaçırılan mallar için ikinci bir dava açıyor, iptal davası. Diyor ki bizim davalımız mallarını kaçırdı, bize olan borcunu ödememek için. İşte burada da aynı şekilde 4. Hukuk Dairesi diyor ki burada aciz vesikasına gerek yok, açılan maddi, manevi tazminat davasının sonucu bekle, bekletici mesele yap, ondan sonra iptal davasını gör. Demek ki,kısaca şuraya getireceğim sözü, eğer aciz vesikası, kesin aciz vesikası alarak dava açmamışsanız, aldığınız aciz vesikası geçici aciz vesikasıysa ama o da böyle haciz tutanağında açıkça icra memuruna başkaca haczi kabil malına rastlanmadı dedirtememişseniz, başka malları var mı, yok mu, endişeliyseniz, var, gayrı menkul üzerinde 30 tane haciz var, ona kıymet takdiri ettireceksiniz de 30. sıradaki size para gelecek mi, gelmeyecek mi zor bir durumdasınız. O zaman iptal davanızı özellikle muvazaaya dayandırın. Önemle,altını çizerek deyin ki, Borçlar Kanunu 18 uyarınca işte davalı malını falana kaçırmıştır. Yani 18’e sürükleyin ileride 4. Hukuk Dairesi’ne gitsin, 4. Hukuk Dairesi’ne gittiği zaman da aciz vesikası ve diğer takibin kesinleşmesi şartı aranmasın. Tabi bu biraz size ilk anda neden bu böyle oluyor diyebilirsiniz. Nitekim 4. Hukuk Dairesi’nin kararlarındaki muhalefet şerhini yazan arkadaşımız hep diyor ki muhalefet şerhlerinde bizim daire olarak böyle karar vermemiz hatalıdır, herkes o zaman aciz vesikası almamak için, benim size öngördüğüm şekilde 17’ye gitmez, 277 ve devamına dayanmaz, 18’ e göre dayanır, biz de bu davayı rahatlıkla görürsek o zaman bütün davalar bize gelir. Bu hatalıdır diyor ama şu anda bu gerekçelere rağmen, bu muhalefet şerhine rağmen, 4. Hukuk Dairesi oy çokluğuyla bu davaları inceliyor. Hatırınızda olsun.

 

Böylelikle iptal davalarını şimdilik kapatalım. Bu konuyla ilgili diğer konulardaki ilginç birkaç karara değineyim. Şimdi Yargıtay’ımızın 12. Hukuk Dairesi’nin yeni diyebileceğimiz kararlarında diyor ki bir temsilen senet bir şirketi, bir kooperatifi temsilen senet düzenlenmişse ve düzenleyen kişi temsil yetkisine sahip değilse elbette şahsen sorumlu, bu bildiğimiz konu. Ama temsil yetkisi var, şirket kaşesini basıyor ya da şirketin unvanını yazıyor, altına iki tane imza atıyor, şirket kaşesinin altına ve açığa. Şimdi uygulamada hep çift imza aranır, bu çift imza eskiden bonolarda pul vardı. Pulun üstüne ve açığa imza atılırdı. Açığa atılmasının sebebi pul ileride kuruyabilir, çıkabilir, adam imzasını inkâr ederse, pul da yok olmuşsa, yırtılmışsa, çıkmışsa, imza olmayacak elimizde. Bu yüzden borçlunun ileride şansının yaver gidip pulun bir şekilde senet üzerinden çıkması halinde borçtan kurtulmasın diye biz bir de açığa imzasını alınırdı. Ayrıca imza inkârı halinde iki tane imza elimizde oluyor. Birini belki taklit etti, öbürünü belki iyi taklit edemedi. Tabi ama profesyonellere söyleyecek bir sözümüz yok, onlar hepinizi cebinden çıkarır, ayrı mesela ama böyle biraz daha acemice farklı imza atan kişiler hiç olmazsa iki imzası olsun ki birini inkâr ederse, öbüründen belki yakalarız diye, yani uygulamada çift imza alma teamülü vardır. Şimdi Yargıtay’ımız diyor ki 12. Hukuk Dairesi, eğer temsilci şirket kaşesi, şirket unvanı altında ve ayrıca dışarıda iki tane imza atmışsa ilk imza şirketi bağlar. Ama ikinci imza şahsen kendisini sorumlu tutar. Bunu bir tülü kabul etmek mümkün değil, biz de defalara görüştük. Şimdi 12. Hukuk Dairesi, hatırınızda olsun, bir ceza dairesi gibi, bu kanunu da bir ceza kanunu gibi dar yorumluyor. Biliyorsunuz, talebeliğinizden, işte ceza okuduğumuz dönemlerde, ceza hukukunda dar yorum esası vardır, kıyas olmaz, genişletici yorum olmaz, suç da, ceza da kanuni prensipleri anlatılmıştı bize, sizlere de aynı şekilde. Şimdi Yargıtay 12. Hukuk Dairesi zaman, zaman 19. Hukuk Dairesi, yani İcra İflas Kanunu uygulayan tüm daireler, hatta Hukuk Genel Kurulu bunu bir ceza kanunu gibi dar yorumladıkları için, diyorlar ki kanunda imza sahibinin imzasının, imza sahibi borçlu tutacağı, borçlu kılacağı, sorumlu kılacağı belirtilmiştir. İmzalarının sorumlu tutacağı öngörülmediği için bir kişi hiç gerek yokken tek imza yerine çift imza atarsa o attığı ikinci imza onu şahsen sorumlu tutar.Hatırınızda olsun,tanıdıklarınıza, müvekkillerinize, kesinlikle kaşe altına çift değil, tek imza atmalarını tavsiye edin. Yoksa ileride hiç borçlanma iradesi, şuurunu taşımadıkları halde dışarıya attıkları ikinci imza kendilerini şahsen sorumlu hale getirecektir. Bu çok önemli, şu anda maalesef bu içtihat değişmedi devam ediyor. O bakımdan kendileri alsınlar, çift imzalı senet alsınlar ama, tek imzalı senet versinler kendi alacaklılarına.

 

 Bir de şöyle bir çarpıklık var bizim kanunumuzda. Kambiyo senetlerinde borca itirazın incelenmesini düzenleyen 169/a maddesinin 5. fıkrasında diyor ki, itirazın kabulü kararı ile takip durur. Borçlu borca itiraz etti, borca itiraz biliyorsunuz kambiyo senetlerinde borca, imzaya itiraz olur. Borca itiraz eder, yani ben bu borcu ödedim, işte alacaklının imzalı belgesi, falan, falan tarihli senede mahsuben, çeke mahsuben, şu kadar lira aldım der. Ama buna rağmen o aldığını kötü niyetle ya da unutarak dikkate almayıp senedin, çekin tamamından icra takibi yaptı. Biz de borçlu vekili olarak diyoruz ki bu borcun, senedin tamamını veya bir kısmını müvekkilimiz ödedi, işte ibra belgesi makbuz. İnceleme yapıldı, imzalar alacaklıya ait çıktı, mahkeme sonunda borçlu vekili olarak bizi haklı buldu. Borca itirazın kabulüne diyecek mahkeme, takibin tamamen veya kısmen durdurulmasına. Takibin durmasına diyor bakın, takip durur diyor, iptal edilir demiyor bakınız. O kelime oyunundan neler çıkacak şimdi karşımıza. Takip durur diyor. Aynı şekilde çeviriyoruz maddeyi 170’e geliyoruz. İmza itirazı, orada da borçlu diyor ki imza benim değil. İmza incelemesi yapıldı, güzel sanatlar akademisine, polis enstitüsüne, Adli Tıp’a gitti. Kriminal raporlar alındı, imzanın borçlunun elinin mahsulü olmadığı anlaşıldı. Hâkim, gereği düşünüldü, takip konusu senet altındaki imzanın borçluya ait olmadığı işte falan, falan raporla anlaşıldığından imzaya itirazın kabulüne, bak ne diyor, itirazın, imza itirazından bahsediyoruz, 3. fıkra, 170, itirazın kabulü kararı ile takip durur. Bak yine takip durur diyor. Hâlbuki eskiden 2000li yıllarda 12. Hukuk Dairesi takibin iptaline karar veriyordu, problem yoktu. Şimdi takip durur dediğine göre icra memurları da takip iptal edilmediği, takip durdurduğu için bu davadan önce eğer alacaklı ihtiyati haciz kararı almış, borçlunun evine gitmiş, eşyaları kaldırmış depoya, borçlunun bankadaki parasına haciz koydurmuş, ya da borçlunun adına kayıtlı olan tapudaki taşınmazlara ihtiyati haciz koymuş, ondan sonra biliyorsunuz ihtiyati haczi uyguladık. İcraata çeviriyoruz, örnek 10 emir gönderiyoruz, bunları uyguladık, ödeme emri gönderdik, müvekkil de bize geldi bu imza benim değil ya da bu borç bizim değil dedi, itiraz ettik. Borca imzaya itirazda haklı çıktık. Hâkim arkadaşımız da borca itirazın kabulüne, imzaya itirazın kabulüne, takibin durdurulmasına dedi. Durdu, alacaklı temyiz etti, tasdik edildi, tashihi karar, reddedildi, kesinleşti. Şimdi Arap’ın derdi kırmızı pabuç. Biz davayı kazandık ama eşyalar depoda, para bankada bloke edilmiş vaziyette, taşınmazda haciz var, 10 milyar, 100 milyar, 1 trilyon. İcra memuruna gidiyoruz, memur bey lütfen alın, şu falan takipte bakın imza bizim değil, borç bizim değil, hâkim lehimize karar verdi, karar da kesinleşti, haczi kaldır. “Hayır” diyor, “haczi kaldıramam” diyor. Haczi kaldırsa zaten alacaklı şikâyet edecek, icra mahkemesi kararı bozacak. Peki biz ne yapacağız? Takip durdu, iptal edilmedi diyor. Git bana takibin iptaline dair karar getir, ondan sonra haczi kaldırayım diyor. Haklı. Burada sıkıntı var. Bu yüzden bu takibin durdurulması kelimesinin de, takip durur kelimesinin, takip iptal edilir şeklinde algılanması lazım. İptal edilir şeklinde maddenin değiştirilmesi lazım. Bunun yorum yoluyla şu anda yapamıyoruz. İcra hâkimi yanılıp, takibin iptaline karar verdim derse, 12. Hukuk Dairesi onun itiraz hakkını dahi kaldırır şekilde kararı düzelterek onuyor. Takibin iptali kelimelerinin çıkarılmasını, takibin durdurulması şeklinde yazılarak verilen kararın onanmasına diyor. Tadilen tasdik ediyor. Geçenlerde 12. Hukuk Dairesi’ndeki bir arkadaşla komisyonda çalışırken bunu da anlattım kendisine yahu dedi, biz geçen gün böyle bir karar verdik dedi. Merciinin kararını tasdik ettik dedi aynı şekilde. Merciye gitmiş, mercii de demiş hayır takip durur, haciz kalkmaz, bizi de rahatsız etti bu karar dedi, dedim o zaman dönün, biraz genişletici yorum yapın. Onu da yapamıyorlar, yani burada bu sıkıntı var. Bir başka sıkıntı yine 170. maddede bu unutulmuş vaktiyle kanun değişikliği sırasında bu gibi 170. maddede borçlu itiraz etti, imza itirazında bulundu, kabul edildi. İmza itirazının kabulüyle takip durdu, ancak alacaklı imza itirazı kabul edildi, takip durdu, alacaklı son fıkra uyarınca hala alacaklı olduğunu iddia ederse, iddia ediyorsa genel mahkemede dava açabilir 170’ in son fıkrasına göre. Genel mahkemede dava açtığı zaman 170’e göre sadece para cezasının tahsili duruyor, inkâr tazminatının tahsili durmuyor. Hâlbuki 169/a’ ya baktığımız zaman kambiyo senedinde borçlu borca itiraz etti, haklı çıktı, hakim takibi durdurdu, ama takibi durdurunca tabii borçlunun lehine, kazandı, %20 tazminat para cezasına hükmetti. Eğer alacaklı alacak davası açarsa 169/a sona göre kanunda açık hüküm var, alacak davası açılması halinde hem inkâr tazminatının tahsili, hem para cezasının tahsili durur diyor. 169/a bu şekilde. Bakın alacaklı 169/a’ nın sondan ikinci fıkrası, alacaklı genel mahkemede dava açarsa hükmolunan tazminatın tahsili, %20 tazminatın tahsili dava sonuna kadar tehir olunur. Hâlbuki 170’e bakıyoruz, alacaklı genel mahkemede dava açarsa para cezasının tahsili dava sonuna kadar tehir olunur diyor. Tazminatının tahsilinin tehir olacağına dair bir hüküm yok. Burada ciddi sıkıntı, geçtiğimiz yaz bir banka bizden böyle bir mütalaa istedi, 1 trilyonluk kocaman bir takip yapmışlar, banka hatırlı müşterisi diye hem kredi sözleşmesi yapıyor, kredi açmak için, hem de ayrıca garanti olsun diye sözde git diyor sen işte karının, çocuklarının, yetişkin hepsi, aile şirketi, imzalarını da al gel diyor. Onlardan sözde çek alıyor, bono alıyor. Ek olarak, teminat olarak. Ama onları getir huzurumda, hem çay kahve içsinler, yanımda imzalasınlar demiyor. Al götür diyor bunları, o kişi de imzalayıp getiriyor, kasaya koyuyor. Borç ödenmeyince icraya konuluyor, hepsi imza inkârında bulunuyor. Çünkü imza ilgili kişilere ait değil. İmza incelemesi yapılıyor, imza inkârında hepsi haklı çıkıyor, o 1 trilyonluk, 2 trilyonluk senede, çeke dayalı imza inkârında haklı çıkınca %20, eskiden %40’tı, bankaların etkisiyle o mecliste %20’ye düştü. Alacaklı aleyhine %20, 2 trilyonun düşünün %20 tazminat ödemesine mahkûm oluyor. Fakat banka işin ciddiyetinin henüz farkında değil. Çünkü diyor 270. madde ne diyor, diyor, bizim diyor alacaklı olarak genel mahkemede dava açma hakkımız var. Çünkü kredi sözleşmesine dayanıyorlar. Hakikaten para ödenmiş, sözleşemeye göre alacak davası açıyorlar. Ama öbür taraf dan %20 tazminatı icraya koyuyor. O zaman geldiler dediler ki, bu nasıl şey bu. Bakın dedim, eğer borca itiraz etselerdi, borca itiraz sonucunda alacak davası açılınca tazminatın tahsili duracaktı, dava sonuna kadar. Ama imza inkârında bu yok, bu unutulmuş. Şimdi imza inkârı halinde de tazminatın dava sonuna kadar, alacaklının açacağı dava sonuna kadar tehir olunacağı hakkında bir değişiklik yapılmadıkça bu sıkıntı devam ediyor. Bu da, ayrı bir meseledir. Demek ki bazen kanunları yorumlarken veya uygularken bu noktalara dikkat etmemiz gerekiyor.

 

 Acaba ad ve soyadıyla imza atılabilir mi? Ad ve soyadından ibaret, senede veya çeke imza atılabilir mi? İmza biliyorsunuz isim soyadlarımızın baş harfi bir de bir iki çizgiden oluşuyor. Fakat bu imza çizgi yok, Ahmet Eryılmaz diye bir yazı var elimizde. Bu geçerli mi değil mi? 11 bunu pek geçerli saymıyor ama 12. Hukuk Dairesi isimden ibaret, isim soyadından ibaret imza atılabilir, yeter ki bu kişi daha önceden böyle imza atmayı alışkanlık, itiyat haline getirmiş olsun diyor. Bu nedenle demek ki böyle bir senet verildiği zaman hemen sen daha önce de böyle mi imza atıyordun deyip onun başka yerlerde bu tür imzaları attığını bilebiliyorsak, tespit edebiliyorsak senedi alabiliriz, aksi takdirde pekâlâ başımız ağrıyabilir. İlk defa demek ki birisi dolandırmak için bir kimse, adını soyadını yazıp al benim imzam bu deyip verir de karşı taraf da hiç bakmadan onu alır kasasına koyarsa günü geldiği zaman bu benim imzam değildir, benim imzam şudur, bu adımdan soyadımdan ibaret, biz konuştuk ettik, ben adımı soyadımı yazdım, sonra imzalaşacaktık, anlaşacaktık fakat anlaşma olmadı, imzalamadım, o da bana senedi iade etti diyerek pekâlâ senedin, tabiri caizse üstüne yatabilir.

 

Biliyorsunuz takip taleplerinde,özellikle banka vekili arkadaşlarımız Borçlar Kanunu 84 uyarınca işlem yapılmasını talep ediyorum gibi, yani kısmi ödemelerin, faizlerin, masrafların, öncelikle yapılan bu ödemenin önce bu faizlere, masraflara mahsup edilmesi, ondan sonra, bunlar sıfırlandıktan sonra asıl borçtan düşülmesini bildirildiğini görüyoruz. Hâlbuki bunu bildirmese dahi alacaklı vekili takip talebinde, icra memuru resen dikkate almak zorundadır. Bunu neden söylüyoruz? Bazı icra memuru arkadaşlarımız alacaklı vekilinin Borçlar Kanunu 84. uyarınca istemde bulunmadığını belirterek yapılan ödemeleri faize, masrafa değil, anaparaya mahsup etmekte, hâlbuki icra memuru 84. maddeyi de resen kendisi dikkate almak zorundadır.

 

Şimdi senedin teminat senedi sayılıp, sayılmaması da uygulamada problem yaratmakta, burada Yargıtay’ın bu konudaki görüşüne de pek biz katılamıyoruz. Çünkü Yargıtay diyor ki senedin üzerinde, arkasında veya ayrı bir belgede teminat senedidir şeklindeki bir açıklama senedi teminat senedi haline getirmez. İlle diyor Yargıtay bu senedin neyin teminatı olduğu, hangi sözleşmenin, hangi ilişkinin teminatı olduğunun açıkça belirtilmesi gerekir diyor. Falan tarihli kredi sözleşmesinin, falan tarihli sayış sözleşmesinin, falan tarihli inşaat sözleşmesinin teminatı olarak bu senet, bu çek verilmiştir şeklinde bir açıklama yoksa, tek başına bu senedin teminat senedi olduğunun yazılı olmasını Yargıtay teminat senedi olarak kabul etmiyor, bu bir. İkincisi borçlu, borçlu vekili senedin teminat senedi olduğunu iddia etti, hakikaten yapılan araştırmada senedin dediğimiz koşullarda teminat senedi şeklinde düzenlendiği sabit olursa bu başvurusu, borçlunun bu başvurusu şikâyet olarak algılanıyor. Yani kambiyo senediyse 170/a uyarınca takibin iptaline neden oluyor, senet kayıtsız şartsız borç ikrarını içeren bir belge olmaktan çıktığı için, 170/a uyarınca takibi iptal ediliyor, ayrıca şikâyetçi lehine tazminata hükmediliyor. Ama teminat senedi olduğunu iddia eden borçlu, borçlu vekili bu iddiasını kanıtlayamazsa, sadece senette teminat senedi yazmış. Neyin teminat senedi olduğu belirtilmemişse hakim, icra hakimi bunu borca itiraz olarak algılayacak, borçlunun senedin teminat senedi olduğunu ispat edemediği, dolayısıyla borca itirazında haksız çıktığı kabul edilerek borçlu aleyhine %40 tazminata hükmedecektir. Tabii buna hükmedebilmesi için alacaklının takibinin de durdurulmuş olması lazım. Eskiden mutlaka hükmediliyordu, şimdi yeni düzenlemede alacaklının takibi durdurulmuşsa o zaman sonunda borçlu haksız çıkınca %40 tazminata hükmediyor. Bu arada şunu da, %40 tazminatla ilgili olarak söyleyelim, dün konferansta da aynı örneği söyledik. İcra hâkimlerimizin böyle dışarıdan, ceza mahkemesinden, güvenlik mahkemesinden böyle paldır küldür icra mahkemelerine tayin edilmesinin yarattığı sakıncalara örnek olarak, geçenlerde bir büyük banka İstanbul’dan ipotekli takip yapıyor..Rakam da yüksek, 2 trilyonluk bir takip yapmış ve ipoteğin ilamlı takip yoluyla paraya çevrilmesini istemiş, borçluya icra emri gönderilmiş. Yani kayıtsız şartsız borç ikrarı varmışçasına ya da 150/ı’daki şartlar gerçekleşmişçesine ipotekli takip yapılmış. Fakat borçlu hayır diyor, bu benim ipoteğim kesin ipotek değildir, yani anapara ipoteği değildir, teminat ipoteğidir, icra emri değil ödeme emri gönderilmesi gerekir. Bu nedenle takibin iptalini istiyorum, %40’ da tazminata hükmedilsin diyorum. Yapılan araştırmada hakikaten ipoteğin teminat ipoteği olduğu, kesin ipotek olmadığı anlaşılıyor, hâkim talep çerçevesinde gereği düşünüldü, yapılan takibin iptaline, bir, iki; haksız takipte bulunan davalı alacaklı bankanın %40 tazminatla mahkûmiyetine karar veriyor. Şimdi bu karar birinci ihtimalde, eğer temyiz sınırının altında ise 3600’ün bugün için, altında ise, kararın temyiz kabiliyeti de yok. Bu karar, bu anormal, hukuka apaçık aykırı olan bu karar bu haliyle uygulanacak, bundan kurtuluş yok. Yapılacak tek şey hâkim hakkında tazminat davası açmak, onu da açamıyoruz aynı çevrede çalışıyoruz, ediyoruz diye. Bu parayı alacaklı sineye çekecek, parasını alamadığı halde borçluya bir güzel ödeyecek, kurtuluş yok, karar kesin çünkü. Kararın bu olayda olduğu gibi temyizi kabil olduğunu varsayalım. %40 tazminat, 2 trilyonda ne oluyor? 400 milyar. Evvela %40 olmaz, alacaklı aleyhine tazminatlar %20’ye düşürüldü, orada da bir dengesizlik, o da anayasa’ya aykırı laf aramızda. Borçlu kaybedince %40 ödüyor, alacaklı kaybedince %20 ödüyor. Olmaz, ikisinin de %20 olması lazım veya ikisinin de %40. O da ayrı bir çarpıklık, yani bir de bu yönden hata, %40 olması yanlış. Diyelim ki hadi %20 oldu, %20 de güzel bir rakam, şimdi bu kararı geldi banka vekili arkadaşımız bizim öğrenci, o bankanın baş hukuk müşaviri, “biz ne yapacağız şimdi?” dedi. Karar, biliyorsunuz veya bilmiyorum biliyor musunuz onu da öğrenelim, icra mahkemesinin vermiş olduğu kararlar “kesinleşmeden” infaz edilir. Uygulamada icra memurları genellikle kararın infazı için icra mahkemesi kararının, haczin kaldırılması, hesap hatası, takibin iptali, memurun iptali kararları için kesinleşmeyi arıyorlar, yanlış! İcra mahkemesinin kararları kesinleşmeden infaz edilir. Mesela bir parantez açalım, geçen sene Adana’nın halk taşımacılığında, belediye otobüsünü, belediyenin borcundan dolayı haczetmişler, muhafaza altına almışlar. Belediye haklı olarak işte kamu hizmetine tahsil edilmiştir, bu kamu hizmetinde kullanılıyor diye haczedilmezlik şikâyetinde bulunur. İcra hâkimi doğru bulur bu şikâyeti haczin kaldırılmasına karar verir. Bu arada alacaklı vekili hemen icra dairesine bir dilekçe verir, bu karar hatalı temyiz ediyorum, dikkat et, kesinleşmedi karar, sakın ha karşı taraf arabayı falan isterse, eğer arabayı verirsen benim karar da yukarıdan bozulursa ben senden alırım.İşte Adalet Bakanlığı tazminat davası açarım, temyiz dilekçesinin de bir örneğini veriyor bilgi olarak.Borçlu belediye vekili davayı kazandı, kararı yazdırıyor, götürüyor icra memuruna arabayı teslim et bana. Ben diyorum karar kesinleşmedi arabayı sana veremem. Neden? Ya diyor sen bunu aldın işte alacaklı vekilinin düşüncesi çerçevesinde, ya satarsa belediye karar alıp. Karar bozulursa zaten sizin mallarınıza el koyamıyoruz, bir tane bulduk, ben tazminat ödeyemem, reddediyor. O aşamada aradı, dedim sen bir daha git bakalım şikâyet et, icra memurunun bu defa icra hakiminin kararı kesinleşmeden infaz edilecekken kesinleşmesini aramasının hatalı olduğundan bahisle şikâyet etti, hakim tekrar kararı bozdu, neyse araba alındı. Yani demek istediğim icra mahkemesinin kararları kesinleşmeden derhal infaz edilir. Bunun bir istisnası var, parantez açalım, kanundan değil, Yargıtay’ın içtihatlarıyla oluşturduğu bir içtihat. O da sıra cetveline ilişkin paranın dağıtımı söz konusu olduğu için diyor Yargıtay, kanuna aykırı, kanunda yazmıyor sıra cetveli istisnası, sıra cetveline yönelik şikâyet üzerine verilen kararlar, kesinleşmedikçe infaz edilmez, çünkü para dağıtılacak, parayı bir daha alamazsınız, şudur, budur pratik nedenlerle bunun dışında tüm kararlar kesinleşmeden infaz edilecek. Parantezi kapatalım, gelelim olayımıza, o banka aleyhine işte 400 milyarlık bir tazminat, inkâr tazminatının tahsiline dair banka aleyhine bir karar verildi. Bu karar, tabii diyeceğiz ki banka olarak bunu hemen temyiz edin. Güzel, temyiz ettik, o temyizden az önce dedik iki ayda falan gelir o, iki aya gelinceye kadar karşı taraf borçlu 2 trilyon borcunu ödemediği halde, %40 tazminatı pekâlâ icraya koyacak, bankadan talep edecek, ödemezse, toplayacak basını hacze gidecek. Ve bu arada söyleyelim eskiden bankalara hacze gidilemezken, Yargıtay’ımız yeni kararlarında bankalara karşı hacze gidilebileceğini kesinlikle itiraf ediyor, söylüyor yani. Bankaların bir ayrıcalığı yoktur diyor.Burada şunu da belirtelim, durmadan parantez açıyoruz ama benim internet sitem var, ücretsiz, bütün arkadaşlarım, avukat, hâkim, vatandaşların girip çıktığı, orada arama motoruyla bu kararı da bulabilirsiniz, bunu da söylemiş olayım: http://www..talihuyar.com .Yani oraya girerseniz icra hukukuyla ilgili şu anda en son tasarrufun iptali davaları çıktı. O kararlar dahil, tabii hepsini koyamıyoruz, çok çarpıcı olanlarını, iflasa kadar geldik, iflas kısmına kadar ki belli başlı bütün kararları orada bulabilirsiniz, makaleleri bulabilirsiniz. Yüz küsur makalenin tam metnini, yani oradan istifade edebilirsiniz, her zaman açık site, istediğiniz şekilde indirebilirsiniz, serbestçe. Şimdi orada birinci ihtimalde karar hacze gelebilir, ne yapacak? Parayı ödeyecek. Parayı ödememek için kararın kesinleşmesi beklenmiyor. Bir başka ihtimal var. Ne yapabilir? O da tehir icra alsın diyebilirsiniz. 36. maddeye göre banka teminat göstersin, kararın infazını durdursun. Nasıl olsa karar bozulacak. Bozulmaması mümkün değil. Ama bir başka sakatlık var burada 36. madde tehir icra ediyorsunuz, o icra mahkemesinin kararlarında uygulanmıyor. Ancak kanunda özel olarak 36. maddeye atıf varsa o zaman 36 uygulanıyor. Mesela temerrüt sebebiyle tahliye kararı vermiş mahkeme. Kiracı kira borcunu ödememiş, tahliye kararı vermiş. Bakıyoruz 269/c’ ye 36. madde kıyasen uygulanır diyor bu kararın, tahliye kararının temyizinde. Burada uygulanıyor, burada tahliye kararı söz konusu değil. Eğer yine söyleyelim, tahliye kararı sadece 269/c’ de var atıf mesela, tahliye taahhüdü sebebiyle ya da kira müddetinin bitmesi sebebiyle tahliye kararı verilmiş olsaydı o zaman yapamıyorduk 36’yı, çünkü 36’ya atıf yok. Yani 272 ve devamına göre tahliye kararı verseydi icra hakimi, tehir icra yok. Demek ki bakın benzer durumlarda birinde var, birinde yok, onun da düzeltilmesi lazım, ayrı mesele. Ama şimdi bu ilamı, 400 milyarlık ilamı banka temyiz edecek, ama tehir icra gösteremeyecek, ele güne rezil olmamak için, bir kuruş para almadığı halde o 400 milyarı ödeyecektir, ödemek zorunda kalacaktır. Şu aklıma geldi tabii o arada, dedim menfi tespit davası açın, ne diyecek mahkeme, icra mahkemesinin vermiş olduğu kararda şu kısım, %40 kısmı hatalıdır, karar kesinleşinceye kadar icra takibinden önce dava açılırsa %15-%40 teminat gösterin, menfi tespit davası açın, menfi tespit davasında tedbir kararı alın, paranın ödenmemesini sağlayın. Tabii o da şık bir davranış değil. Nitekim araştırmışlar, hâkimler mırın kırın ediyor, biz diyorlar başka hâkimin kararını tartışamayız, o da haklı şimdi. Yani yapılacak hiçbir şey yok. Dedim ya siz 36’yı uygulamıyorsunuz bir, bir de kararın kesinleşmesini aramıyorsunuz, ne yapalım dedim? Hemen telefondaki arkadaşım menfi tespit davası açsın dedi, açsın, ben de söyledim ama dedim uygulamada, bir hâkim diğer hâkimin kararını, tartışır halde, şimdi menfi tespit davası her zaman açılır ama, böyle tatsız bir durum var. O bakımdan yani bunun da fiilen uygulanması mümkün değil. Demek ki oraya geliyoruz işte şimdi. Böyle ters bir karar verilebildiği zaman ve bu da çok defa eğitimsizlikten, icra hâkimi arkadaşlarımızın bu konudaki bilgilerinin eksikliğinden kaynaklandığı zaman telafisi güç değil, imkânsız zararlar doğabilmektedir.

Bir de şu var bakınız, tabii başka bir konu, çeklerde genelde ticaret dairemiz, yani 11. Hukuk Dairesi ve kıymetli evrak hukukuna ait kararlara bakarsanız çekte vade yoktur, çek görüldüğünde ödenir, kanun hükmü. Peki çekin üzerine tarih var, bir tarih var, ona biz keşide tarihi diyoruz hukuken. Onun üstüne, kenarına, gününde muteberdir diye bir ibare yazılmış, imzalanmışsa, alacaklı da bu şekilde çeki almışsa. Şimdi bu çek, size bir çek veriyorum bugün, 1 Eylül 2008 tarihini attım çekin tanzim tarihine, gününde muteberdir dedim, imzaladım verdim size. Siz bunu aldınız, aramız bozuldu 10 gün sonra gidip bankaya ibraz edebilirsiniz; bir. Karşılığı yoktur yazısını yazdırabilirsiniz; iki. Bu Çek Kanunundan doğan bir hakkınız. İcraya verebilir misiniz? Şimdi dava açarsanız, 11. Hukuk Dairesi dava konusu yani paranın talep edilebileceği görüşünde. Nitekim eski kararları böyle. Ama 12. Hukuk Dairesi’nin üç, dört kararı var. Diyor ki; gününde muteberdir kaydı yazılı olan çeki alacaklı almışsa bunu icraya koyamaz, koyarsa borçlu bu çeke dayanarak imhal itirazında bulunabilir, mehil verme, süre verme, süre uzatma; ihmal. Biliyorsunuz kambiyo senetlerinde itiraz, itfa, borcun sona erdirilmesi, ödendiği, itfa. İmhal, zamanaşımı, borçlu olmadığı itirazları, yetki itirazında bulunabilir kambiyo senetlerinde, beş itirazımız var. Bunlardan birisi imhal; mehil verme. Demek ki böyle bir çek müvekkilinizin verdiği bir çek olursa icraya verirse, hatırlayın bu sözlerimi, bunun kararlarını da bulabilirsiniz siteden, imhal itirazında beş gün zarfında ödeme emrini alınca takibi durdurabilirsiniz veya erteleyebilirsiniz o tarihe kadar. Ama bunu dediğim gibi ticaretçiler kabul etmiyorlar. Fakat karar karardır, katılın, katılmayın 12. Hukuk Dairesi’nin görüşü bu şekilde.

 

Bir de faiz konusu var,

            Yakın zamana kadar takiplerde, biliyorsunuz bir işlemiş faiz istiyoruz, bir de işleyecek faiz. Diyelim ki kambiyo senedini icraya koyduk, %27 değil mi şimdi avans, %27 avans, biz bunu icra takibi yaparken tuttuk %97 işlemiş faiz hesapladık, 100 milyar anapara, 5 milyar koyduk, işlemiş %97 faiz dedik. Tabii bunu demeyeceksiniz siz, hocanın yaptığını değil söylediğini yapacaksınız, çünkü yüksek oranda faiz talep etmek hem disiplin cezasını gerektiriyor, hem de ağır cezada, asliye cezada yargılanırsınız, o bakımdan biz tabii farazi konuşuyoruz ama olan olaylar bunlar. Demek ki avukat değil de vatandaş kendisi yapmış, alacaklı diyelim %97 faiz istemiş ve diyor ki anapara 100 milyar, %97 işlemiş faizden 10 milyar, 110 milyar liranın anapara için işleyecek %97 faiziyle tahsilini istiyorum diyor. Buna borçlu itiraz etmiyor, takip kesinleşti. Yakın zamana kadar bu şekilde borç ve faiz kesinleştiği için borçlunun bu borcu ödemek zorunda olduğu, icra takibi bakımından. Tabii bu arada isterse menfi tespit davası açar, %97’ yi %27’ye düşürür, işlemiş, işleyecek, onu yapar. Menfi tespit davası açmazsa icra takibi böyle kesinleşiyordu, icra memuru kesinleşen %97 faiz üzerinden faiz hesaplıyor idi. Ama Yargıtay’ımız yeni uygulamasında diyor ki borçlunun faize, işlemiş faize ve işleyecek faize itiraz etmemesi sadece, onu da anlamış değiliz aslında, işlemiş faizi kesinleştirir, artık icra memuru geriye dönüp işlemiş faizi de %97 değil %27 üzerinden hesaplayamaz, %97 üzerinden kesinleşmiştir, onu öyle alacaktır, ödemezse hacze gidecektir ama işleyecek faize borçlunun itiraz etmemesi icra memurunun kademeli olarak avans faizi neyse ona göre faiz hesaplama hakkını ortadan kaldırmaz. Demek ki itiraz edilmediği zaman işlemiş faiz miktarı kesinleşiyor, ama işleyecek faiz oranı kesinleşmiş olmuyor, bu da düşündürücü bir uygulama.

 

Yabancı para alacaklarında biliyorsunuz harca esas değerin Türk parası olarak, YTL olarak hem takip talebinde, hem ödeme emrinde belirtilmesi lazım. Harca esas miktar: 250 milyar YTL, 10,000 YTL falan diye bunu yazmasak, eğer takip talebinde yazmasak takip iptal edilir. Takip talebinde yazdık, ödeme emrinde yazmadık o zaman takip değil sadece ödeme emri iptal edilir, yeniden ödeme emri göndererek takibi sürdürmek mümkün. Bir olay da Bursa’dan, bir avukat arkadaşımız geldi karı, koca, bir banka vekilleriymiş bunlar. Banka vekili olarak ihtiyati haciz kararı almışlar, yabancı para alacağı da bayağı da yüksek, 1-2 trilyonluk bir icra takibi, ihtiyati haciz kararı almışlar, borçlunun taşınmazına birinci sırada haciz koymuşlar, ihtiyati haciz koymuşlar. Sonra ihtiyati hacze ödeme emri, ihtiyati hacze icra-i hacze çeviriyorlar, ödeme emri gönderiyorlar, karşı taraf harca esas miktar gösterilmemiştir diyerek takibin iptalini istiyor. Hemen telaşla geldiler, hiç unutmuyorum. Sabahleyin,benden erken gelmişler, neyse getirin bakayım evrakları dedim. Allah’tan takip talebinde harca esas miktarı belirtmişler de örnek 10 ödeme emrinde yok. Dedim merak etmeyin, eğer takip talebinde olmasa gitti takip, o kadar parayı biz hiçbir zaman bankaya ödeyemezdik, ömrümüz boyunca, Allah’tan kâtip mi yapmış, işte sekreter mi yapmış yanlış yapmış, yani eskiden biz, daktilo makinesi kullandığımız dönemde, arkadaşlarımız hatırlar, biraz da tembellik de vardı. 48, 49, 163’ü aynı anda, kopya kâğıdını koyup birden çıkartıyorduk, problem yoktu. Şimdi siz bilgisayarda yazıyorsunuz, örnek 1’i ayrı dolduruyorsunuz, örnek 7’yi, bilmem 10’u doldurunca, işte böyle dikkatiniz dağılınca, birinde yazar, öbüründe yazmazsanız, bari hiç olmazsa örnek 1’de yazın, örnek 10’da yazmazsanız onun size iki posta puluna mal olur yoksa takibinizin iptali sakıncası ortadan kalkar. Ona dikkat edin yani. Bakın bu o kadar önemli ki, kamu düzeniyle ilgili diyor Yargıtay’ımız, bu harca esas miktarın gösterilmemesinin. Bundan bir süre önce aranızdaydı az önce bir arkadaşımız, stajı benim yanımda yaptı, şimdi Ankara’da avukatlık yapıyor, onun bir müvekkili sonra bana da yansıdı. Bakıyorum buralarda mı, dışarıda galiba. Bir iş gelir ona, bir takip gelir, bir milletvekili, eski milletvekili, bu yurt dışında, şey ülkelerinde, Rusya’dan ayrılan ülkelerin birisinde bir fabrika yapar, sonunda ona bir senet, bir bono verirler. Bonoda bundan iki sene önceki 12 trilyon karşılığında diyelim ki 500,000 dolarlık bir senet var elinde, onu icraya koymak ister. Yabancı ülke hakkında, icraya koyarken kendisi el yazısıyla yazar bir güzel, işte 500,000 doların işleyecek faiziyle tahsilini istiyorum diye. Ve örnek, o zaman 161 ödeme emri, gönderir, takip kesinleşir, o yabancı ülkenin, borçlunun, Türkiye’de ortak olduğu bir hava filosu varmış. Havaalanında onların uçaklarına el koyarlar, takip kesinleşti, trafikten, uçuştan men edilir, o arada yalvarırlar gel derler hadi 12 trilyon alma, 9 al, hadi 10’a kadar çıkarlar, 10 trilyona bitirelim. Hayır, ben ille dosyaya yatırılmasını istiyorum borcun, o da aksi, inatçı bir adam. Sonunda bunlar, borçlu taraf avukatını değiştirir, İstanbul’dan bir avukata giderler, arkadaşımız bir bakar ki takip talebinde el yazısı ile yazılı, harca esas miktar yok, hemen Ankara’da bir dava açar, bir şikâyet, o aşamada dedim yapılacak bir şey yok, hakikaten icra hâkimi ilk oturumda 12 trilyonluk takibi iptal etti. Yapılacak bir şey yok. Sonra kızdım, dedim insan bu kadar büyük miktar, bir avukat arkadaşa versen, ver 500 milyon, mükemmel yapsın, sana dedim müstahaktır bu yani. Şimdi sıfırdan uğraşıyor, yeni baştan, yani bu kadar önemli, satış safhasına gelse bile, süresiz şikâyet yoluyla takibin iptalini sağlamak mümkün. Yabancı para alacağıyla ilgili bu hüküm kamu düzeniyle ilgili olduğu için.

 

Şimdi imzanın borçluya ait olmadığı iddiası var. Borçlu benim değildir diyor imza. Bunu borçlu mu ispat edecek, yoksa alacaklı mı imzanın borçluya ait olduğunu ispat edecek? Bu da ciddi tartışmalara sebebiyet verdi. Fazla detaya girmeden, imzanın borçluya ait olduğu hususu, alacaklı tarafından, davalı alacaklı tarafından ispat edilecek. Bu aslında düşünmeye değer hep tartışılmıştır. Bunu neden borçlu, imza benim değildir diyen borçlu, benim imzalarım şunlar, şunlar, bakın imzayı inceleme yapın demesi gerekirken denilebilir. Hayır diyoruz, borçlu imza benim değildir dedi mi bu iş bitti. Alacaklı ispat edecek imzanın ona ait olduğunu, ama şu andaki çözüm bu, ispat yükü alacaklıda.

 

Bir de senetteki imzanın borçluya ait olduğunun kesin olarak saptanamaması borçlu lehine yorumlanıyor, alacaklı değil. Senet imza borçluya ait sayılmıyor, ispat yükü alacaklıda olduğu için, alacaklı ispat edememiş olduğu için alacaklı aleyhine sonuçlanıyor.

 

Şimdi kıymet takdirine ilişkin bir itiraz yapıldığı zaman burada bir enteresanlık var, Yargıtay’ımız diyor ki burada satış, o kesinleşecek, kıymet takdirine itiraz edilmişse o kesinleşecek, icra memuru ondan sonra satış yapacak. Fakat işin ilginç yanı, kıymet takdirine borçlu itiraz etti, alacaklı vekili olarak sakın ha itiraz edildi, bunun kesinleşmesi altı ay sürer, boşuna gidip satış avansı yatırıp satış istemeyeyim, çünkü icra memuru ben satış istesem dahi işte Yargıtay’ın şu kararları uyarınca bu taşınırı satmayacak, bu yüzden kesinleşsin zaten kesin, icra hâkiminin kıymet takdirinin şu kadar olduğuna dair kararı kesin zaten, biliyorsunuz temyizi kabil değil. Hâkim karar versin, ben ondan sonra satış isteyeyim derseniz. Eğer bu arada alacağınızın bağlı olduğu zaman, çekin, eğer çekse o yine bakın çek karışımıza çıktı, altı aylık süreyi de kaçırırsanız çekin koymuş olduğunuz haciz de düşer, menkul haczi veya alacak zamanaşımına uğrar. Yani kıymet takdirine itiraz edildiği zaman satış istenmeyecek ama siz, satış isteme süreniz doluyorsa onu sonuçlanmasını beklemeden satış isteyin, satış avansını yatırın, fakat icra memuruna talep açın. Ben şu tarihte haciz koymuştum, benim gayrimenkul haczim, ya da menkul haczim üç gün sonra, ya da beş gün sonra bitiyor, haczim düşüyor, al sana haciz satış avansı, yatırıyorum, satış istemiş olmak için, ama sen sakın bunu satma, kıymet takdirine itirazı var borçlunun ya da benim, itirazımız sonuçlansın, ben kararı getireceğim, satış gününü o zaman koy diye söyleyin. Ama bu şekilde satış avansını haciz tarihinize göre yatırmazsanız hacziniz düşer. Burada bir enteresanlık var, o bakımdan hatırınızda olsun. Hem satış yapma diyor Yargıtay, hem de, madem yapma diyorsun o sürelerin durması lazım, ama durdurmuyorlar, böyle bir terslik var. Ama bu işte hep icra hukukunun teknik yapısından kaynaklanıyor, bir ceza dairesi gibi dar yorumlanmasından kaynaklanıyor.

 

Bir de kara taşıt araçlarında öyle sonuç çıkıyor. Şimdi arabanın ister trafik kaydına, ister fiilen, fiili haciz yapmış olun, bunların hangisi önceyse o tarihe göre sıra cetvelinde yer alıyorsunuz. Ben fiili haciz yaptım bugün, siz 10 gün sonra kaydına haciz koydurdunuz. Satıldı benimki önce olduğu için önce ben alacağım. Tersine, siz bugün kaydına haciz yaptırdınız, ben bir ay sonra fiili haciz ettim, yakaladım, arabayı yakalayan benim, ben yakalamasam araba zaten satılmayacak. Fakat satıldı bir şekilde, siz, ben veya başkası sattırdı, sizin hacziniz önce olduğu için siz alacaksınız, bu kural. Şimdi kara taşıt araçlarında şöyle bir sonuçla karşılaşıyoruz. Yargıtay diyor ki araba menkul hükmünde, güzel, ister fiili haciz ister kaydi haciz olsun, bir yıl içerisinde alacaklının satış istemesi lazım. Alacaklı satış ister de icra memuru eğer araba fiilen yakalanmamış eğer sadece kaydi haciz yapılmışsa, çok defa icra memuru arkadaşlarımız arabayı ben yakalamadan, arabayı görmeden, ona kıymet takdiri yapmadan senin satış talebini yerine getiremem, satış talebini reddediyorum derse bu yanlış oluyor. Mutlaka haciz tarihine göre satış isteyeceksiniz, arabaya yakalanmamış dahi olsa satış isteyeceksiniz, zaten yakalansa problem yok. Satış avansını yatıracaksınız, araba 10 sene sonra yakalandı, siz bu süresi içerisinde satış istemiş olmakla haczin düşmesini önlemiş oluyorsunuz. Araba 10 sene yakalandığı zaman icra memuru kıymet takdir edecek, kesinleşecek, satacak ve sizin tarihinize göre sizden önce başkası yoksa parayı size, sizden önce varsa ona verecek. Yani burada icra memurlarının çok defa dediği gibi eğer icra memuru hayır derse, Yargıtay önceden alacaklı satış istemiş, icra memuru reddetmiş bu önemli değil, alacaklı üstüne düşeni yapmış diyordu. Şimdi icra memurunun satış talebinizi ret kararını temyiz edeceksiniz, pardon icra hakimine şikâyet edeceksiniz, sonra onu da Yargıtay’a göndereceksiniz. Yani gerekli mücadeleye devam ederseniz o zaman satış istemiş oluyorsunuz. Yoksa satış istemek, icra memurunun satış talebini reddetmesi yeterli değil.

 

Bir de bazı icra dairelerinde, sanmıyorum Ankara’da olsun, ayıp eğer oluyorsa, haczin devamı diye bir şey yok. İcra memuru arkadaşlarımızdan bazen bir yıllık, iki yıllık süre dolmak üzere taşınmazlarda, diyorsunuz benim haczim düşüyor 10 gün sonra, 5 gün sonra, haczin devamına karar verin. Oturuyor icra memuru, iki sene önce konmuş olan, ya da iki seneye yakın bir süre önce konmuş olan haczin devamına karar verilmiştir. Böyle bir karar almayın, yanlış, o da vermesin, bir anlamı yok. Haciz, iki yıl içerisinde satış istenmezse düşer. Bunu icra memuru siz sanki satış istemişçesine, devamına şeklinde karar veremez. Bu şekilde haczin devamına ilişkin karar yanlış olur. … Efendim? Olmuyor, işte olmaz. Araba menkul, bir yıl içerisinde satış istediğin zaman zaten satış yapılmasına gerek yok dikkat edersen. Bir yıl içinde satış isteyeceksin, masrafını yatıracaksın. Ama onu yapmazsan öyle devam derse, o zaman hiçbir zaman senden sonrakilere sıra gelmez. O her zaman, çiçeği sula, sula hiçbir zaman yeşermesin, o dursun, haciz ilânihaye devam eder. Haczin devamına karar verme yetkisi icra memurunun yok, öyle talep etmeyin. Haciz satış istememekle düşer. Satış istemeden onun devamı icra memurunun kararıyla sağlanamaz, mümkün değil.

 

Şimdi iki tane konumuz kaldı, onlara değineyim, sonra sorularınız varsa. İpotekten bahsettik az önce, uygulamada ipotek konusunda en sıkıntı ipoteğin türünü tespitte zorlanıyorsunuz. Biliyorsunuz ipotek anapara ipoteği ise ilamlı takip konusu olacak, teminat ipoteği ise ilamsız takip konusu olacak. Bir de 150/ı var; teminat ipoteği olsa dahi bankalara tanınan özel bir imkân. Onlar o 150/ı’ da ki şartlar içerisinde teminat ipoteklerini dahi ilamlı takip konusu yapıyorlar. Şimdi ipotek ne zaman anapara ipoteğidir, ne zaman teminat ipoteğidir. Uygulamada, eğer ipotek akit tablosunda icra memuru olsun, bazen bilirkişilik yapan arkadaşlarımız olsun, orada bir teminat sözcüğünü görüyorlarsa bu ipotek teminat ipoteğidir deyip geçiyorlar. Hâlbuki ipoteğin anapara ipoteği şeklindeki türü de, öbürü de zaten teminattır, borcu teminat altına alır. Bu yüzden ipotek akit tablosunda borcuna mahsuben, borcu için teminat olarak ipotek vermeyi kabul etti, ipotek vereceğim dedi, alacaklı da bunu kabul etti sözcüklerine bu haliyle yetinmeyip kelimelerle, başka bir şeye bakacaksınız. O da şudur; ipotek kurulduğu zaman borç kurulmuş vaziyette mi, yoksa doğacak mı? Eğer ipotek önceden, ipoteğin kurulduğu tarihe kadar doğmuş olan borcu teminat altına alıyorsa, bu ipotek yani doğmuş bir borç için ipotek kurulmuşsa, borç kurulduktan sonra ipotek kurulmuşsa bu ipotek anapara ipoteğidir. Böyle değil de ipotek kurulduğu tarihte henüz borç doğmamış, ileride alınacak kredinin, ileride yapılacak alışverişten doğan borcun teminat altına alınması için ipotek kuruluyorsa, bu ipotek teminat ipoteği, maksimal ipotek, üst sınır ipoteği dediğimiz ipotektir. Veya doğmuş, doğacak borç için olmuşsa o da teminat ipoteği, üst sınır ipoteği sayılıyor. Buna dikkat etmek lazım. Sadece ipotek akit tablosundaki bu “teminat olarak”  sözcüğüne bakmamamız lazım.

 

Son olarak tasarrufun iptali davasıyla ilgili bizce yanlış bir uygulama var. Onu özellikle banka avukatı arkadaşlarımız varsa onların dikkatine sunmak istiyorum. Şimdi bu tasarrufun iptali davaları konusunda ve sıra cetveli konusunda karar veren dairelerin ortak görüşü şu; tasarrufun iptali davası açıldıktan sonra veya dava açılmadan borçludan bu dava konusu taşınırı, taşınmazı, araba olur, gemi olur, daha çok taşınmazı. Satın alan kişinin borcundan dolayı bu taşınmaz üzerine haciz, ihtiyati haciz ya da ipotek kurulmuşsa, ipotekler, bu hacizler, iptal davası açıp kazanan alacaklıya karşı hüküm ifade etmez. Bu doğru, kendi içinde bu haliyle tutarlı, mantıklı bir karar. Şöyle bir misalle anlatalım bu örneği; B borçlumuz A, B, A’ya borçlu, A, B hakkında takip yapıyor, alacağını alamıyor, araştırıyor bunun acaba vaktiyle sattığı bir şeyler var mı, iptal davası açayım mı diye. Bu araştırma safhasındayken B sahip olduğu taşınmazı C isimli kişiye satma konusunda anlaşıyor, ancak C benim diyor bunu ödeyecek param yok, hep yapıldığı gibi bir bankaya gidelim, ekspertizler gelsin, kıymet biçsinler, ondan ben yuva kredisi, ev kredisi, mesken kredisi alayım, parayı sana ödesin, ondan sonra ben de bu aldığım şey için ona ödeyeceğim ya parayı ondan sonra, ipotek edeyim, ipotek karşılığında para talep ediyorum. Hakikaten bir bankaya başvuruyorlar, banka kıymet biçiyor ve tamam diyor 250 milyarlık diyelim kredi isteniyor, taşınmaz karşılıyor onu, 300-350 milyar kıymetinde, ekspertizler geliyorlar tamam diyorlar bu eve, bu daireye 250 milyarlık kredi açabiliriz. 250 milyarlık krediyi banka B’nin sattığı taşınmaz için ödüyor ve banka 250 milyarlık ipotek kuruluyor. B, C’ ye taşınmazı satıyor, C bankadan bu taşınmazı ipotekle yükümlü olarak alıyor. Bu bankanın da ipoteği var. Bu arada A, B’nin araştırıyor ve diyor ki bunun dairesi varmış diyor ve bu satışın iptali için dava açıyor ve ihtiyati haciz koyduruyor tapuya. Şimdi tapuya bakıyoruz, tapuda önce ipotek var, müşterinin bu bankadan aldığı, ipotek karşılığı kredi aldığı, onun ipoteği var, ondan sonra bu bankanın koyduğu ihtiyati haciz var, dava devam ediyor, sonunda mahkeme iptal kararı veriyor, borç ödenmiyor, banka taşınmazı sattırıyor, Ü isimli kişi geliyor açık artırmada 240 milyar, 250 milyar neyse satıyor, 250 milyar ipotek var daha aşağı olmaz. 255 milyar liraya bu taşınmazı alıyor, gidiyor, taşınmaz adına tescil ediliyor, para yattı. Bu para şimdi tasarrufun iptali davası açan, o da banka bizim olayda İzmir’de, parayı bana vereceksin diyor icra memuruna. Hakikaten 19’un, sıra cetveliyle ilgili kararları var, demin söylemiştik, temel kuralı, alıcının, B’den aldı C, alıcının borcundan dolayı konulan ipotekler, hacizler, iptal davasını açan kazanan alacaklıya karşı hüküm ifade etmiyor, doğru. Bu yüzden parayı bana ver diyor, bu kararları ibraz ediyor. Bu arada banka, bu da duyuyor, eyvah diyor bu dairenin satış bedelini ben ödedim, benim ipoteğim var, benim ipoteğim daha önce, dava sonra açıldı, parayı bana vereceksin diyor. Sonunda icra memuru bu Yargıtay kararları çerçevesinde parayı bu bankaya veriyor. İcra memurunun bu işlemi şikâyet ediliyor, şikayet üzerine icra hâkimi şikayeti reddediyor yine bu kararlar çerçevesinde. Karar Yargıtay’a gitti, temyiz edildi, reddedildi, iki gün önce de tashihi karar talebi de reddedildi. Böylece paranın tamamını bu aldı. Bu bankanın verdiği para havaya uçtu. Şimdi yani yeni bir dolandırıcılık vesilesi çıkar, banka vekili arkadaşlar biliyorlar, bir numaralı olay şimdi gündemde, bankalardaki hesaplara bir şekilde birileri giriyor, sizin hesabınızdaki parayı başkasının hesabına geçiriyorlar. Sonra siz feryat figan ediyorsunuz, banka aleyhine dava açıyorsunuz, hesabınızdaki para uçtuğu için ve bilirkişilerde bankayı sorumlu tutuyor, ey banka diyor, adam gibi güvenliğini sağla ve banka aleyhine tazminat kararları veriliyor, İzmir’de dünya kadar, bu bir. Yeni bir başka dolandırıcılık da çıktı şimdi üç kişi pekâlâ bir şekilde birisinin, taşınmazını satın almak için anlaşırlar, bir bankayla bir şekilde, burada mağdur olan bu banka tabii, o bankadan ipotek kurdurduktan sonra taşınmazı alırım ben. Burada üçüncü bir kişi, bir üçüncü ayağımız var, o da iptal davası açar, kazanır davayı, ondan sonra mal satılır, bunun yatırdığı para buna gider, banka hava alır. Yani banka vekili arkadaşlarımız kredi açarken banka müşterilerine dikkat etsinler. Buna nasıl bir çözüm bulunacak? Hâlbuki deseydi ki Yargıtay, kural olarak doğrudur, tasarrufun iptali davasını açan kazanan alacaklıya karşı, alıcının borçludan satın alan kişinin alacaklılarının koyduğu hacizler, ipotekler buna karşı hüküm ifade etmez. Çünkü ben hakikaten iptal davasını sonuçsuz bırakmak için muvazaalı olarak birine senet veririm, bu satın aldığım taşınmaz üzerine 300 milyarlık haciz koydururum. 300 milyarlık bir arkadaşıma ipotek kurdururum, oturur beklerim. Davayı açsın, kazansın, bana ne derim, nasıl olsa benin ipoteğim, benim haczim önce. Bu bakımdan kötü niyetli davranışlar için bu içtihat geçerli. İptal davasını açan, kazanan alacaklıya karşı borçludan malı satın alan kişinin borcundan dolayı hacizler, ipotekler buna karşı hüküm ifade etmez, doğru. Bu benim kötü niyetle davrandığım varsayımında böyle. Ama böyle değil de ben kötü niyetli değilsem özellikle bir bankayı, yani kötü niyetli bile olsam, burada bir banka, hakikaten muvazaa yapmak söz konusu değil, adam ölçmüş, biçmiş, eksperler gelmiş, gitmiş, evin kıymeti takdir edilmiş, 350 milyarlık eve, 250 milyarlık, bankadan para çıkmış. Yani bu bankanın muvazaaya taraf olduğu düşünülemez, bunun muvazaalı olmadığı, bu ipoteğin gerçek bir ipotek olduğu varsayımı içerisinde artık iptal davasını açan, kazanan alacaklıya değil, hakiki ipotekli alacaklıya parayı vermek daha doğru olur gibi geliyor ama 12. Hukuk Dairesi de bu kararı, geçenlerde mahkeme kararını onamıştır. Hakikaten düşündürücü, artık bundan sonra takdir sizin müvekkillerinizin, bankaların, dikkat etsinler, yeni bir dolandırıcılık.


YORUM EKLE / FACEBOOKTA PAYLAŞ

 

HAKKINDA DAVA VAR MI
Sorgulama sitesi
Baro ve Avukat Arama

Faiz Oranları
Enflasyon Verileri
2004 Sayılı İcra İflas K (Son)
6352 Sayılı YasaMevzuat Arama
2014 İcra Harçları
2014 Yargı harçları


 

AVUKAT VE İCRA HABERLERİNDE
 SON DAKİKA










HESAPLAMA ARAÇLARI
HESAPLAMA ARAÇLARI


MERKEZ BANKASI DÖVİZ


EMSAL KARAR ARAMA




HABER OKU
TEK TIKLA TÜM HABERLER TIKLA OKU